GENEL OLARAK İSLÂM TARİHİNDE SEYYİDLER VE ŞERİFLER.!!!

0
360

Evet bugün tarih-i âlemde hiçbir nesil, şecere ile ve senedlerle ve an’ane ile birbirine muttasıl ve en yüksek şeref ve âlî haseb ve asil neseb ile mümtaz hiçbir nesil yoktur ki, Âl-i Beyt’ten gelen seyyidler nesli kadar kuvvetli ve ehemmiyetli bulunsun. Eski zamandan beri bütün ehl-i hakikatın fırkaları başında onlar ve ehl-i kemalin namdar reisleri yine onlardır. Şimdi de, kemmiyeten milyonları geçen bir nesl-i mübarektir. Mütenebbih ve kalbleri imanlı ve muhabbet-i Nebevî ile dolu ve cihandeğer şeref-i intisabıyla serfirazdırlar. Böyle bir cemâ’at-ı azîme içindeki mukaddes kuvveti tehyic edecek ve uyandıracak hâdisat-ı azîme vücuda geliyor. Elbette o kuvvet-i azîmedeki bir hamiyet-i Âliye feveran edecek ve Hazret-i Mehdi başına geçip, tarîk-ı hak ve hakikata sevkedecek. Böyle olmak ve böyle olmasını; bu kıştan sonra baharın gelmesi gibi, âdetullahtan ve rahmet-i İlahiyeden bekleriz ve beklemekte haklıyız.1
Şunu önemle ifade edelim ki, İslâm’da âl-i beyt, sâdât, Ehl-i Beyt ve benzeri tabirlerle anılan evlâd-ı Resûle özel bir önem verilmiştir. Bunların zekât almasının yasak olması, devlet hazinesinden belli bir paya istihkakları bulunması sebebiyle, tarih boyunca Müslüman devlet adamlarının seyyidler ve şerîfler denilen insanlara özel hürmet ve alaka göstermeleri, bu meseleyi daha da önemli kılmıştır. Şerîf, necîb, asîl, üstün gibi anlamlara gelmekte olup çoğulu şürefâ veya eşrâftır. Osmanlı tarihinde ve İslam tarihinin bazı dönemlerinde, Hz. Ali ve Fatıma’nın çocuklarından olan Hz. Hasan’ın soyundan gelenler şerîf, Hz. Hüseyin’in soyundan gelenler ise seyyid olarak anılmışlardır.2 Ancak bu genel değildir. Şunu önemle belirtelim ki, Abbasiler ve Osmanlılar zamanında seyyidlere genel manada şerîf dendiğini ve nikabet’ül-eşrâf ünvanının seyyidlik manasını da kapsadığını belirtmek gerekiyor. Zira bu gruba giren şahsiyetler, askeri hizmetlerden ve bazı vergilerden muaf tutuldukları gibi, kendilerine belli haklar da tahsis ediliyordu. Irak, Yemen, Malezya, Endonezya ve İran’da Âl-i Beytten olan herkese seyyid denilmekte; Mısır ve Kuzey Afrika ülkelerinde şerîf ünvanı kullanılmakta; Türkiye ve Hindistan’ın bazı bölgelerinde mîr tabiri kullanılmakta; Afrika’nın bazı bölgelerinde mevlâ tabiri tercih edilmekte; Hicaz bölgesinde daha ziyâde Hz. Hasan neslinden gelenlere şerîf ve Hz. Hüseyin neslinden gelenlere ise seyyid denmektedir. Nitekim İmâm Suyuti İslâmın ilk devirlerinde Âl-i Beytten olan herkese şerîf dendiğini konuyla ilgili Risâlesinde açıklamaktadır.3
Bütün seyyidlik ve şerîflik beratlarında zikredilen “Ey Ehl-i Beyt! Allah sizlerden maddi ve manevi pislikleri gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor” mealindeki ayet ve “Her nesil kesilebilir; ancak benim neslim kesilmeyecektir” ve benzeri hadisler de bu meselenin ehemmiyetini göstermektedir. Müfessirlere göre yukarıdaki ayet şu beş şahıs ve onların nesilleri hakkında nazil olmuştur: Hz. Peygamber, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin. Bu konuda Bedîüzzaman Hazretlerinin izahı şöyledir:

Kardeşim; Âl-i Abâ hakkındaki cevabsız kalan sualinizin çok hikmetlerinden yalnız bir tek hikmeti söylenecek. Şöyle ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, giydiği mübarek abâsını, Hazret-i Ali (R.A.) ve Hazret-i Fatıma (R.A.) ve Hazret-i Hasan ve Hüseyn’in (R.A.) üstlerine örtmesi ve onlara bu suretle  (33:33 Allah sizden kiri/lekeyi gidermek istiyor ey Ehl-i Beyt, sizi tam bir biçimde temizlemek istiyor) âyetiyle dua etmesinin esrarı ve hikmetleri var.
Felillahilhamd Hazret-i Fatıma’nın nesl-i mübareki, Hasan ve Hüseyin gibi iki nurani silsilenin bedr-i münevveri, Şems-i Nübüvvet’in manevî ve maddî neslini idame ediyorlar.
Evet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Hasan’ı (R.A.) kemâl-i şefkatinden kucağına alarak başını öpmesiyle; Hazret-i Hasan’dan (R.A.) teselsül eden nuranî nesl-i mübarekinden Gavs-ı A’zam olan Şah-ı Geylânî gibi çok mehdi-misal verese-i nübüvvet ve hamele-i şeriat-ı Ahmediye (A.S.M.) olan zâtların hesabına Hazret-i Hasan’ın (R.A.) başını öpmüş ve o zâtların istikbalde edecekleri hizmet-i Kudsîyelerini nazar-ı nübüvvetle görüp takdir ve istihsan etmiş ve takdir ve teşvike alâmet olarak Hazret-i Hasan’ın (R.A.) başını öpmüş.
Üçyüzelli milyon içinde Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan yalnız iki zâtın; yani Hasan (R.A.) ve Hüseyin’in (R.A.) neslinden gelen evliya, -ekser-i mutlak- hakikat mesleklerinin ve tarîkatlarının pîrleri ve mürşidleri onlar olmaları,  (Ümmetimin âlimleri İsrailoğullarının peygamberleri gibidirler) hadîsinin mazharları olduklarıdır. Başta Cafer-i Sadık (R.A.) ve Gavs-ı A’zam (R.A.) ve Şah-ı Nakşibend (R.A.) olarak herbiri, ümmetin bir kısm-ı a’zamını tarîk-ı hakikata ve hakikat-ı İslâmiyete irşad edenler, bu âl hakkındaki duanın makbuliyetinin meyveleridirler.

İslâm cemiyetlerinde şerîf unvanı, ilk başlarda Hz. Peygamberin Ehl-i Beytine mensup olanlara ve hatta Hz. Peygamberin nesebi olan Haşimi soyundan gelenlere verilmiştir. M. 900’de ise Abbasiler zamanında oluşturulan Ensab Nikabeti adı verilen teşkilat ile şerîflik Hz. Ali’nin soyundan gelen kişilere ve Âl-i Abbas’a verilmiştir. Bununla beraber bazı tarihî vakıalar şerîf unvanının daha sonraları Hz. Hüseyin’in soyundan gelenler için de kullanıldığını göstermektedir. Nitekim Hüseynîlerin yalnız Medine’de hâkim olanlarına şerîf denildiği hâlde Hasanîlerin hepsine birden istisnasız şerîf denildiği görülmektedir.
Bu arada seyyid kelimesinin Kur’an-ı Kerim’de geçtiğini de hatırlatalım.
Şerîf unvanının kullanılmaya başlanması ile ilgili olarak da şu vakıanın etkili olduğu belirtilmektedir: 930 yılında 1500 Karmatî muharibinin Sünniliği yok etmek amacıyla ansızın Mekke’ye hücum edip binlerce Mekke’liyi öldürdüğü hatta Hacerülesved’i bile Bahreyn’e götürdükleri bilinmektedir. Karmatiler amaçlarına ulaşamayacaklarını anlayınca umut ve gayretleri azalmış hatta 950 yılında Hacerülesved’i de geri getirmişlerdir. Sonraki yıllarda Fâtımî hâkimiyetinin doğuya doğru yayılmasıyla birlikte Bağdat’ta Büveyhiler’in ve Batı Arabistan’da da Hz. Ali neslinden gelenlerin nüfuzları önemli ölçüde artmıştır. İşte bu devirden itibaren Mekke’de Ali ailesi soyundan gelenler “şerîf ” unvanı ile anılmaya başlamış ve bu unvanı o günden itibaren muhafaza etmişlerdir. XII. yüzyıldan itibaren ise Hz. Hasan soyundan gelenlere şerîf, Hz. Hüseyin soyundan gelenlere seyyid unvanı verildiği görülmektedir.
Osmanlı devletine ait arşiv vesikalarında Hz. Ali evladının unvanları ifade edilirken seyyid, şerîf veya seyyid-şerîf unvanları kullanılmıştır. Seyyid-şerîf unvanının bir arada kullanılması seyyid ve şerîf iki aile arasında akrabalık bağı kurulduğuna işâret etmektedir. Nitekim şerîf ve seyyid aileleri birbirlerinden kız alıp verirlerse bu suretle doğan çocuk, seyyid şerîf unvanını taşımıştır. Bu çerçevede Osmanlı’da kadın evlendiğinde eşinin sosyal statüsü ile anılmakla beraber bu anlayışın aksine olarak seyyid veya şerîf olan kadınların neseb asaletlerine dayanılarak doğan çocuğun da hem annesi hem de babası vasıtasıyla sosyal konumunun belirlendiği görülmektedir.
Osmanlılar, şerîflerin dâhil olduğu olaylarla ilgili yapmış olduğu resmî yazışmalarda şerîfler için, şerîf unvanından sonra kişinin adını, isimden sonra ise Allah şerefini artırsın anlamında “zîde şerefuhu” duasını kullanmışlardır. Arşiv kayıtlarında şerîfler tanımlanırken “şürefâ-yı zevil-ihtirâm”, “şürefâ-yı Mekke-i mükerreme”, evlâdân-ı şürefâ-yı Mekke-i mükerreme, şürefâ-yı evlad-ı benî Hasan gibi ifadeler kullanılmıştır. 14
Abbasiler devrinde ilk kurumlaşma belirtileri ortaya çıkmaya başlayan bu zümreye Osmanlı Devleti tarafından bazı maddi ve manevi imtiyazlar sunulmuştur. Nitekim Osmanlılar, I. Bâyezid döneminden itibaren Peygamber sülalesinden gelen bu kişiler için Nakîbü’l-eşrâflık müessesesini ihdas etmekle seyyidlik ve şerîflik hususunu şeref ve imtiyaz vesilesi yapmışlar ve Hz. Ali evladının şecerelerini araştırmak, kaydetmek ve bu konuda sahte soy iddiasında bulunanları cezalandırmak konusunda Nakîbü’l-eşrâflık müessesesine yetki vermişlerdir.
1 Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbât, Envar Neşriyât, sh. 441.2 Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı, (Ankara: TTK Basımevi, 1988), sh. 161; C. Von Arendok, “Şerîf”, İslâm Ansk, İst.1997, XI, 543; Murat Sarıcık, Osmanlı İmparatorluğunda Nakîbü’l-eşrâflık Müessesesi, (Nakîbü’l-eşrâflık), TTK Yay., Ankara 2003, s.4; Cahit Baltacı, “Osmanlılar Döneminde Nakîbü’l-eşrâflık Müessesesi ve Nakîbü’l-eşrâf Defterleri”, IV.Milli Türkoloji Kongresi, 1981, sh.1; Mahmud Uveyd es-Samerrai, Tarihu Nikabet’il-Eşrâf fil-Irak, 2012, sh. 8 vd.3 Al-Âmirî, Tarih’ül-Eşrâf, c. 8, sh. 17-24; c. 7, sh. 19-23.4 Kur’an, Ahzab Suresi, Ayet: 56.5 Ahmed bin Hanbel, El-Müsned, 2/374; İmâm Celalüddin Süyûtî, El-Câmi’us-Sağîr, 2/336.6 Bedîüzzaman, Lem’alar, sh. 94.7 Bedîüzzaman, Sözler, sh. 413.8 Lem’alar, sh. 20,9 Şu’alar, sh. 95-96.10 Wensinck, A. J.(1968). “Mekke”. İ.A., 74. Cüz, 2. Baskı, İstanbul, MEB Yayını, 630-643.11 Kur’an, Âl-i İmran, 39.12 Karmatîler ve Karmatîlik, Şi’î İsmailî Mezhebinin Fatımîler’in İmâmlığını kabul etmeyen ve Yediciler olarak da bilinen koluna ait olan ehl-i dalalet aşırı (ghulat) bir mezheptir. Adını Kufe’li Hamdan Karmat’tan alan, Bahreyn’nin başkenti Hajr ile Doğu Arabistan’ın Lahsa kentlerinin 899 yılında fethini gerçekleştiren ve aslen İran Buşehr Eyaleti Ganaveh şehristanından olan Ebû-Sa’id Hasan bin Behrâm Cennâbî tarafından İsmailî öğretileriyle birlikte Zerdüştçülük ve İran milliyetçiliğini harmanlayarak önceleri Ubeydullah Mehdi Billah’ın Fatımiler Devleti’ne karşı bir tepki olarak kurulan, daha sonra ise 930’da Cennâbî’nin oğlu Ebû Tâhir Süleyman el-Cennâbî’in devlet başkanlığı döneminde Mekke’yi yağmaladıktan sonra Hacerü’l-Esved’i çalan ve ardından da bir yıl geçtikten sonra 931’de Ebû’l-Fadl el-İsfahanî adlı genç bir mahkûmu Mehdi ilân ederek kurdukları Ütopya Cumhuriyetin başına seksen gün süresince geçirerek yüzyıl boyunca devam edecek olan bir terörizm döneminin kıvılcımını ateşleyenlerin ortaya çıkarmış oldukları harekettir. Karmatîlik, 10. yüzyılın başlarına kadar el-Savad ve Suriye’ye yayılmış ve 903’de Şam’ı kuşatmıştır. Ancak 907’de Abbasiler tarafından bastırılmıştır. Bkz. Şemseddin Sâmî, Kâmûs’ül-A’lâm, c. V, sh. 3616; Gustave Edmund Von Grunebaum, Classical İslâm: A History, sh. 600-1258 ,113.13 Zeynel Özlü, Osmanlı Devleti’nin Hz. Ali Ahfadı (Şerîfler) ile İlgili Uygulamalarına Dair Bir Değerlendirme, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş-ı Veli Araştırma Dergisi/2012/61, 221 vd; Yüksel, Hasan, “Osmanlı Toplumunda Sâdât-ı Kirâm”, Uluslararası Osmanlı Tarihi Sempozyumu Bildirileri (İzmir 8-10 Nisan 1999), Yayına Hazırlayan: Turan Gökçe, İzmir: Türk Ocakları İzmir Şubesi Yayını, 2000, sh. 341-361.

1.2 NAKÎBÜ’L-EŞRÂFLIK MÜESSESESİ

Nakîbü’l-eşrâf, ilk olarak ve ıstılâhî manada Abbasi Halîfesi Mütevekkil zamanında oluşturulan bir müessesedir. Bu zamandan itibaren diğer İslâm devletlerinde nikâbet teşkilatı varlığını sürdürmüştür. “Nakîbü’l-eşrâf efendi hazretleri”nin protokoldeki yeri, Şeyhül-İslâm ve iki kazaskerden sonra gelmektedir. Ancak Hz. Peygamber zamanında da Nikabet’ül-Ensâr var olduğu kaynaklarda kaydedilmektedir. 15
Osmanlı Devleti’nde de ilk olarak sâdât nikâbeti Sultan Yıldırım Bâyezid zamanında Mayıs 1400 tarihinde tesis edilmiştir. Evlâd-ı Resul olan bu kıymetli insanlara daha önceleri olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de hürmet gösterilmiştir. Ayrıca onlara âid işleri görmek için vazifeli me’mûrlar ve başlarına da bakan statüsündeki Nakîb’ül-eşraf tâyin edilmiştir. Nakîbü’l-eşrâf adı verilen bu görevli, Peygamber efendimizin torunlarının işlerine bakar, neseblerini kayd ve zapteder, doğumlarını ve vefâtlarını deftere geçirir, onları âdî işlere ve şânlarına uygun olmayan san’atlara girmekten menederdi. Fena hâllere düşmelerine mâni olur, haklarını korurdu. Fey ve ganimetten onların hisselerini alıp aralarında dağıtırdı. Bu sülâleden olan kadınların küfvi yani dengi olmayanlarla evlenmelerini men eylerdi. Nakîbü’l-eşrâf bütün bu vazîfeleriyle, Peygamber efendimizin torunlarının umûmî bir vasîsi durumunda idi. Osmanlı sultanları, Osmanlı topraklarına gelen seyyid ve şerîflere, başka hiç bir memlekette misâli görülmeyen bir sevgi ve saygı göstermişlerdi. Onların rahat ve huzur içinde yaşamaları için gereken her türlü hizmeti yapmışlardı. Onları her çeşit vergiden muaf tutarak bunları belgeleyen birer berât vermişlerdir. Bütün bunları yaparken aslında İslâm hukukunun hükümlerini yerine getiriyorlardı. Zira Kur’an ve hadisler böyle emrediyordu: “İyi biliniz ki, elde ettiğiniz ganimetlerin beşte biri (hums) Allah’ın, O’nun Peygamberinin ve yakınlarınındır.”16 Kur’an’ın bir başka ayetindeki “Ben sizden yakınlarıma yani âl-i beytime muhabbetten başka bir karşılık istemiyorum” düsturu bu meseleyi tam olarak özetlemektedir.17
Osmanlı Devleti’nde Nakîbü’l-eşrâf olarak ilk tâyin edilen zât, evliyânın büyüklerinden Emir Buhârî’nin talebelerinden olan Seyyid Ali Nattâ’ bin Muhammed’dir. Seyyid Ali Nattâ’, Sultan Yıldırım Bâyezîd Han zamanında, devlet dâhilindeki sâdâtın (seyyidlerin ve şerîflerin) Osmanlı Devleti’yle münâsebetlerini te’mine başlamıştır. Tâyin berâtı ile birlikte bu zâta Bursa’daki İshâkiye zaviyesi vakfının idâreciliği de verilmiş ve bu idârecilik (tevliyet) vazifesi evlâtlarına intikâli şart olarak, beratta belirtilmiştir. Seyyid Ali Nattâ’ın vefâtından sonra yerine oğlu Seyyid Zeynelâbidîn tâyin edildi. Nakîbü’l-eşrâflık bir ara lağvedildiyse de, seyyid ve şerîf olmadıkları hâlde hürmet görmek için bu iddiada bulunan bâzı sahtekârların ortaya çıkması üzerine, Sultan İkinci Bâyezîd Han devrinde 1494 senesinde yeniden ihdas edildi. Nakîbü’l-eşrâf ismi de bu târihte verildi. Bu teşkilâtın başına Seyyid Mahmud tâyin edildi.18
Nakîblik, Fâtih Sultan Mehmed zamanında bir ara kaldırılmışsa da, II. Bâyezid devrinde yeniden oluşturulmuş ve son devirlere kadar varlığını devam ettirmiştir. Bu tarih görünüş olarak kuruluş tarihidir. Yoksa Osmanlının kuruluşundan itibaren seyyid ve şerîflerin öneminin olmadığı anlamına gelmez. Nakîbü’l-eşrâflık, ilmiye sınıfının en üst seviyesine çıkan seyyidlere veriliyordu. Nakîbü’l-eşrâflar, kadılar gibi belirli bir süre için görevlendirilmiyor, uzun yıllar iş başında kalıyorlardı. Resmî elbiseleri, konakları ve kendilerine hizmet eden adamlarıyla saygın bir yer tutuyorlardı.
Osmanlı Devleti’nde nakîbü’l-eşrâflar hakkında ilk biyografik eser Ahmed Rıf’at Efendi’nin Devhatü’n Nukabâ adlı eseridir. Bu eser 1500’lü yıllardan itibaren 1800’lü yıllara kadar Nakîbü’l-eşrâf olarak görev yapan toplam 62 kişinin biyografisini vermiştir.
Seyyid ve şerîflerin Kanûnlara aykırı tutum ve davranışları görüldüğünde veya herhangi bir suç işlediklerinde, İstanbul’da Nakîbü’l-eşrâf, taşralarda ise nakîbü’l-eşrâf kaymakamları tarafından yargılanır, gerekli cezaya çarptırılırlardı. Yöneticiler ve kadılar bu işe karışamazlardı. Halktan ayırt edilmeleri için başlarına yeşil sarık sarmaları mecburi idi.
Nakîbü’l-eşrâflık müessesesi ilmiye sınıfından olmakla beraber, tâyinler on yedinci asırda mutlaka yüksek dereceli ülemâdan olmazdı. Bu asırdan îtibâren seyyid ve şerîf olup da, İstanbul kâdısı veya kazasker olanlardan emekliye ayrılan zâtlar Nakîbü’l-eşrâf tâyin edilmeye başlandı. Bu makamda kalmanın muayyen bir süresi olmadığından, tâyin edilenler uzun müddet vazîfe yaparlardı. Nakîbü’l-eşrâflık vazîfesine yeni tâyin edilecek olan zât, Paşa kapısına yâni Bâb-ı Âlî’ye davet edilir, burada sadrâzam tarafından ayakta karşılanır; kahve, gülsuyu ve buhur ikrâm edildikten sonra, samur erkân kürkü giydirilerek, me’mûriyeti îlân edilir ve berâtı kendisine takdîm edilirdi.
Nakîbü’l-eşrâfın resmî kıyafetleri kazaskerlerin kıyafetinin aynısı olup, sarıkları farklı idi. Kazaskerler örf denilen sarık sararlar, Nakîbü’l-eşrâflar ise küçük tepeli denilen sarığı, sâdâta (seyyidlere ve şerîflere mahsus) yeşil renkli tülbentle sararlardı. Seyyid ve şerîfler ise, halk arasında belli olmaları ve gerekli hürmetin gösterilmesi için, kıyafet olarak yeşil sarık sarar ve yeşil cübbe giyerlerdi. Bu usûl ilk defa Harun Reşîd ve oğlu Halîfe Me’mûn zamanında âdet olmuştur. Zamanla unutulmuşsa da Türk Memlûklü sultanlarından Melik Eşref Şaban, gerekli hürmeti görmelerini te’min için yeniden yeşil sarık sarmalarını istemiştir. Yeşil sarık ve cübbe an’ânesi Osmanlı Devleti’nde de devam etmiştir. Osmanlılar seyyidlerin başlarına sardığı yeşil sarığa emir sarığı ismini vermişlerdir. Osmanlı Devleti’nde sâdâttan biri Şeyhül-İslâm olursa, ancak o zaman yeşil sarığını çıkarıp Şeyhül-İslâmlık makamına mahsûs beyaz sarık sarardı.
Nakîbü’l-eşrâfların resmî dâireleri kendi konaklarında bulunur, maiyyetinde çalışanlarda bu konaklarda hizmet ederlerdi. Taşrada da yine sâdâttan olmak üzere, Nakîbü’l-eşrâf kaymakamları, seyyid ve şerîflerin isimlerini ihtiva eden defterler tutardı. Merkezde ve taşrada tutulan bu defterlere Şecere-i Tayyibe defteri denilirdi. Buraya bütün seyyidlerin ve şerîflerin isimlerini Peygamber Efendimize kadar silsileleri, evlâdı, ahfadı, ikâmetgâhları kaydedilirdi.
İstanbul’da Nakîbü’l-eşrâfdan sonra en yüksek rütbe alemdârlık idi. Vazifeleri, sefere çıkılacağı zaman pâdişâh tarafından Nâkib-ül-eşrâfa teslim edilen sancağ-ı şerîfin taşınması idi. Pâdişâh sefere gittiğinde Nakîb efendi, beraberinde seyyid ve şerîfleri de götürürdü. Sefer sırasında Nakîbü’l-eşrâf Sancağ-ı şerîfin dibinde yürürdü. Savaş sırasında seyyid ve şerîfler Sancağ-ı şerîf altında tekbir ve salavât-ı şerîfe getirirlerdi.
Nakîbü’l-eşrâflar yaptıkları kıymetli hizmet dolayısı ile iltifat görürlerdi. Pâdişâhlar tarafından kendilerine yazılan ferman ve beratlarda, makamlarına ve yaptıkları hizmetlerin üstünlüğüne uygun tazim ifâdeleri kullanılırdı. Onlara sikâyet yâni zemzem dağıtma vazifesi ve dîvân-ı mezâlim yâni adâlet dîvânı reisliği gibi yüksek me’mûriyetler verilirdi.
Seyyid ve şerîf oldukları belgelerle ispatlanmış olan bu şahıslara toplum tarafından çok büyük saygı, sevgi ve itibar gösterilmiştir. Aynı zamanda devlet de onları vergi verme ve benzeri bütün kamu yükümlülüklerinden muaf tutmuştur. Kendilerinden önceki Türk ve İslâm devletlerindeki yerleşmiş uygulama gibi, Osmanlı Devleti’nde de seyyidler askeri sınıfdan muaf tutulmuştur. Örneğin, 16. yüzyıl’da Hamid Sancağı’nda vergiden muaf olanlar arasında şerîf-zâde, âl-i Rasul ve seyyidlerin de yer aldığı görülmektedir. Toplam 26 adet olarak sâdât-ı kirâmın vergiden muaf olduğu kayıtlara geçmiştir.

  1. yüzyıl’da, Nakîbü’l-eşrâf kaymakamlarının bir kısmı da bir takım yolsuzluk işlerine karışmaktaydılar. Bazı kazalarda, Nakîbü’l-eşrâf kaymakamları harc-ı ma’kûl, devriye, tevcîh, sâdât akçesi, arûsiyye isimleriyle tekâlîf-i şâkka gibi sonradan ortaya çıkan vergiler toplamaya başlamışlardı. 24 Eylül – 3 Ekim 1759 tarihinde Rumeli ve Anadolu’daki kadılara, nâiblere ve Nakîbü’l-eşrâf kaymakamlarına gönderilen bir fermanda, Nakîbü’l-eşrâfların seyyidlerden sorumlu oldukları, uygunsuz hareketlerinde onları yakalamaları, seyyidlik iddialarında bulunanları derhal İstanbul’a göndermeleri, alınan haksız vergilerin hemen iade edilmesi ve bu işlerin takibinde Nakîbü’l-eşrâf Seyyid Mehmed Emin Efendi’nin yetki sahibi olduğu açıklanmıştır. O dönemde, bu gibi haksız yere para tahsil edilmesini yasaklayan Vezir-i Azam Mehmed Rağıb Paşa’nın da mektubu mevcuttur.19
    14 Başbakanlık Osmanlı Arşivi (Başbakanlık Osmanlı Arşivi), C. ML.. 707/28864, Vesika 1-5.7 Başbakanlık Osmanlı Arşivi (Başbakanlık Osmanlı Arşivi), C.. ML., 166/6983; Mesela Anadolu’daki Ocakların en önemli ve en eskilerinden biri olan Hacı Seyyid Ali Türabi’nin soyu bir taraftan babası seyyid ve şerîf olan Seyyid Halil’e dayanmaktadır; Başbakanlık Osmanlı Arşivi (Başbakanlık Osmanlı Arşivi), C..DH., 125/6201./ Başbakanlık Osmanlı Arşivi (Başbakanlık Osmanlı Arşivi), C. EV. 391/19834, Vesika 1-3 vs; Başbakanlık Osmanlı Arşivi (Başbakanlık Osmanlı Arşivi), C. ML., 505/ 20506, 299/12151, 62/2813 vs.15 Mahmud Uveyd es-Samerrai, Tarihu Nikabet’il-Eşrâf fil-Irak, sh. 16 vd; Ahmed Akgündüz, İslâm ve Osmanlı Hukuku Külliyâtı, Kamu Hukuku, OSAV, İstanbul, 2011, c. I, sh. 330.16 Kur’an, Enfal Suresi, 41; Haşir Suresi, 7.17 Kur’an, Şûrâ Suresi, 23.18 Seyyid Muhammed Nattâî, XIV. yy.ın sonlarında Bursa’ya gelip yerleşmiştir. Burada I. Bâyezid’in yaptırdığı Ebû İshâk zaviyesinde şeyh ve mütevvelli olan ve seyyidlere ait işlere nezâret vazifesi (Nakîbü’l-eşraflık) de kendisine verilen Seyyid Muhammed’den sonra oğlu Zeynelâbidin de Fâtih ve II. Bâyezid zamanlarında aynı görevlerde bulunmuştur. Seyyid Ali, silsilesi Ebu İshak Kazarunî’ye çıkan ve II. Bâyezid devrinde büyük bir nüfuz sahibi olan meşhur şâ’ir ve âlim kazasker Müeyyed-zâde’nin kızı ile evlenmiştir. Seyyid Ali çeşitli kadılıklarda bulunmuş ve Filibe kadısı iken H 941/M 1534-35’de ölmüştür. Pîr Mehmed asıl adı olan Âşık Çelebi Seyyid Ali’nin oğludur. Bkz. Filiz Kılıç, Âşık Çelebi Dîvânı.

1.3 TESEYYÜD HÂDİSESİ

Teseyyüd, seyyid olmadığı halde seyyidlik iddia etmek ve müteseyyid ise, sahte seyyidlik iddiasında bulunan şahıs demektir.
Nasıl ki Seyyid olmayan, Seyyidim ve Seyyid olan, değilim dese, ikisi de günahkâr ve duhûl ve hurûc haram olduğu gibi. 20
Bediüzzaman’ın Muhâkemât adlı eserde zikrettiği düstur büyük âlimler tarafından kabul edilen bir kaidedir. Abbasiler’den başlamak üzere Osmanlılara gelinceye kadar geçen bütün Müslüman devletlerde, seyyidlere Hz. Peygamberin soyundan geldikleri için farklı bir muamelede bulunulduğu bilinen bir husustur. Seyyidlere devlet tarafından ma’âş bağlanması (ganimet ve fey gelirlerinden belli bir pay almaları), vergiden muaf tutulmaları ve askere alınmamaları bu kabilden sayılabilir. Seyyidlere tanınan bu tür ayrıcalıklardan yararlanmak için bir çok insanın teseyyüd teşebbüsünde bulunduğu tarihî bir gerçek olarak ortada durmaktadır. Nitekim II. Bâyezid devrinde Nikabet teşkilatının yeniden ihdasının nedenlerinden biri de seyyidlik iddiasında bulunan kimselerin varlığı olmuştur. Osmanlılar döneminde sıkı takibat ve teftişlere rağmen yalancı şahitlerle ve çeşitli yollarla ele geçirilen sahte siyadet hüccetleri (bir kişinin nikabet teşkilatından seyyid olduğuna dair bir belge alması) ile seyyid olduğunu iddia edenler olmuş, diğer yandan bir siyadet hüccetinin geçerliliğine delil olsun diye sahte tomarlar (bahrü’l-ensablar), siyadet silsileleri/şecereleri tertib edilmiştir.21
Müteseyyidlere mani olmak, haksız yere neseb iddiasında bulunanları ve seyyidler arasına sızmak isteyenleri araştırıp, benzerlerini böyle bir teşebbüsten vazgeçirecek bir ceza ile cezalandırmak Nikabet Teşkilatı’nın başında yer alan Nakîbü’l-eşrâfların görevleri arasında yer almıştır. Her ne kadar günümüzde seyyidlere devlet tarafından bir takım ayrıcalıklar tanınmıyorsa da, Güneydoğu’da seksenli yıllara kadar devam eden şeyh-ağa temelindeki geleneksel yaşam tarzı içerisinde yerini bulan seyyid saygınlığından yararlanmak isteyen bazı kimseler seyyid oldukları iddiası ile ortaya çıkmaya başlamışlardır. Bu gibilerine tanıklık eden insanlar hala yaşamaktadır. Bölgedeki bazı Hristiyanlar’ın (Süryani ve Ermeni) Müslüman olduklarında, geçmişteki durumlarının kendileri üzerinde meydana getirdiği ezilmişlik psikolojisinden kurtulmak ve bir rahatlama içerisine girmek için seyyid olarak ortaya çıkmış oldukları yaşayan şahidleri tarafından dile getirilen bir husustur.
Bir seyyidlik alameti olarak Osmanlı Devleti’nin başından beri yaygın olan yeşil renk aynı zamanda bir teseyyüd aracı olarak da kullanılmıştır.
Bölgedeki seyyidlerin şecerelerine gelince, çoğunlukla seyyidlerde herhangi bir şecereye (nesebname, silsile, soykütüğü) rastlanmamaktadır. Birçok seyyid şecerelerinin var olduğunu ancak kendilerinde bulunmadığını ya da falanca yerde bulunduğunu ifade etmektedir. Cumhuriyet döneminde seyyidleri denetleyen ve teseyyüdü önlemeye çalışan bir kurum olmadığı için, seyyidlerin de ellerinde şecere bulundurma, şecerelerini güncelleştirme, ya da siyadet hüccetleri edinme gibi bir durumları söz konusu olmamıştır. Nikabet teşkilatının caydırıcılığının zirvesinde olduğu Osmanlı döneminde bile teseyyüd hâdisesinin önüne geçilememişken, bu konuda hiçbir denetimin olmadığı Cumhuriyet döneminde teseyyüd hâdisesinin önüne hiç geçilemeyeceği açıktır. 22
Peki seyyid ve müteseyyidlerin iç içe girdiği günümüzde gerçek seyyidlerin müteseyyid olanlarından ayıklanması mümkün müdür? Bu sorunun çözümünde başvurulacak ilk merci Osmanlı dönemindeki ilgili kayıtlardır. Bilindiği gibi Osmanlı döneminde her hangi bir nedenden dolayı (şecerelerin kaybolması ya da tutulmamış olması gibi) seyyidliklerini ispat etmek isteyenler; ya İstanbul’da bulunan Nakîbü’l-eşrâf’a ya da diğer yerlerdeki Nakîbü’l-eşrâf vekillerine müracat ederek, İstanbul’daki Nikabet Teşkilatı Merkez Dairesinde Nakîbü’l-eşrâfların tutmuş oldukları Türkiye’deki tüm seyyid ve şerîflerin isimlerini havi sadat defterlerindeki kayıtların esas alınmasıyla, siyadetlerini ispat edebiliyorlardı. 23
19 Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı, sh. 161 vd.; D’Ohsson, Tableau General de L’Empire Ottoman, (Paris-1842), c. 4, sh. 559.20 Bedîüzzaman Said Nursi, Muhâkemât, sh. 52-53.21 Sarıcık, Nakîbü’l-eşrâflık, sh. 61, 86-110, 140; Sarıcık, Kurum ve Mahiyet Olarak Ehl-i Beyt, (Ehl-i Beyt), İstanbul, 1997, sh. 252; Ali Emiri, Tarih ve Edebiyat Mecmuası, sayı, 19, İstanbul, 1355, sh. 420-421; Bedîüzzaman, Muhâkemât, sh. 38.22 Sarıcık, Ehl-i Beyt, sh. 238. Bölgedeki şecerelere bir kutsallık da atfedilmektedir. Şecereler herkese gösterilmemekte, kimilerine göre bunun için kurban kesilmesi gerekmektedir. Bunların baş kısımlarında bulunan Ehl-i Beyt ile ilgili ayet ve hadislerin yer aldığı dibace bölümünden sonra, şecerede Hz. Peygamberden başlayarak günümüze kadar gelen seyyidlerin isimleri yer alır. Her ismin altında da o şahsa ait kısa bilgiler yer alır. Bu şecereler kutsal görüldüğü için fotokopilerinin alınmasına ya da üzerlerinde inceleme yapılmasına pek müsaade edilmemektedir.23 Ali Emiri, Tarih ve Edebiyat Mecmuası, sayı, 19, İst. 1355, s.421; Sarıcık,