Ülkemizdeki Bazı Alevî Dedelerinin Ellerinde Bulunan Ehl-i Beyt / Seyyidlik Şecereleri Üzerine Bir Değerlendirme!!!

0
125

Ehl-i Beyt nesebi ve seyyidlik meselesi, İslâm tarihi boyunca son derece hassas kabul edilmiş; hem dinî hem de hukukî bakımdan titizlikle muhafaza edilmiştir. Zira Hz. Peygamber’in (s.a.v.) mübarek soyuna mensubiyet iddiası, sıradan bir aidiyet beyanı değil; aynı zamanda büyük bir emanet ve ağır bir mesuliyettir. Bu sebeple İslâm devletlerinde asırlar boyunca “Nakîbü’l-Eşrâflık” kurumu ihdas edilmiş, seyyid ve şeriflerin nesep kayıtları resmî defterlerde muhafaza edilmiştir.
Osmanlı Devleti’nde de bu vazife, Meşihat makamına bağlı Nakîbü’l-Eşrâflık müessesesi tarafından yürütülmüş; seyyidlik ve şeriflik iddiaları belirli usûl ve kaideler çerçevesinde incelenmiştir. Günümüzde bu kayıtların önemli bir kısmı, İstanbul Müftülüğü Meşihat Arşivi ile Şer‘iyye Sicilleri’nde muhafaza edilmektedir.
Ancak son dönemlerde, bazı kimselerin resmî arşivlerde kayıtları bulunmadığı hâlde çeşitli yollarla şecere ve siyadet belgesi temin ederek kendilerini “Ehl-i Beyt mensubu”, “seyyid” veya “şerif” olarak takdim ettikleri görülmektedir. Bu durum yalnızca bazı Alevî dedeleriyle sınırlı olmayıp, kimi tarikat çevrelerinde ve farklı sosyal yapılarda da benzer örneklere rastlanmaktadır.
Özellikle bazı şahısların; Irak, Necef, Suriye, Mısır, Suudi Arabistan veya Türkiye’de çeşitli şahıslara müracaat ederek yüksek meblağlar karşılığında şecere aldıkları iddia edilmektedir. Bu belgelerin bir kısmında, Necef’te Hz. Ali’ye (k.v.) nispet edilen türbelerde görev yapan bazı türbedarların mühür ve imzalarının bulunduğu görülmektedir.
Ne var ki, ilmî ve hukukî açıdan değerlendirildiğinde, bir türbedarın veya herhangi bir şahsın tek taraflı beyan üzerine nesep tasdik etmesi, klasik İslâm nesep usûlü bakımından yeterli kabul edilmemektedir. Zira nesep tespiti; tarihî kayıtlar, muteber şecereler, resmî defterler, ilmî silsileler ve güvenilir şahadetlerle teyit edilmesi gereken ciddi bir meseledir. Salt sözlü beyan veya şahsî tasdik, tek başına kesin delil teşkil etmez.
Bu sebeple, tarihî Nakîbü’l-Eşrâflık kayıtlarında bulunmayan bir nesep iddiasının, ilmî tahkik yapılmaksızın kabul edilmesi doğru değildir. Aynı şekilde, hakikatte Ehl-i Beyt nesebine mensup olmadığı hâlde bu sıfatı taşıdığını ileri sürmek de dinî bakımdan son derece ağır bir vebaldir.
Nitekim Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) nesep konusunda ümmetini şiddetle ikaz etmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Bir kimse, kendi babası olmadığını kesinlikle bildiği hâlde başka birinin soyundan geldiğini iddia ederse ona cennet haram olur.”
(Buhârî, Ferâiz, 29; Müslim, Îmân, 114-115)
Yine başka bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
“Babalarınızdan yüz çevirmeyiniz. Her kim kendi babasını bırakıp başkasına nispet ederse küfre yaklaşmış olur.”
(Buhârî, Ferâiz, 29; Hudûd, 31; Müslim, Îmân, 112-114)
Bu hadisler göstermektedir ki, nesep meselesi İslâm’da son derece muhkem bir esasa dayanmaktadır. Dolayısıyla Ehl-i Beyt sevgisi başka, nesep iddiası başkadır. Mü’minlerin tamamı Ehl-i Beyt’i sevmekle mükelleftir; ancak bu muhabbet, kişiye soy isnadında bulunma hakkı vermez.
Sonuç itibarıyla; gerek Alevî çevrelerinde gerekse bazı Sünnî tarikat yapılarında ortaya çıkan mesnetsiz seyyidlik iddialarının ilmî ölçüler çerçevesinde değerlendirilmesi zaruridir. Ehl-i Beyt nesebi gibi mukaddes bir emanetin şahsî menfaatlere, sosyal itibara veya manevî nüfuz arayışına alet edilmesi; hem tarihî hakikate hem de dinî emanete zarar vermektedir.
Bu nedenle, nesep ve siyadet iddialarında ilmî tahkik, arşiv kayıtları ve muteber belgeler esas alınmalı; toplumun dinî hassasiyetleri istismar edilmemelidir.