
Dr. Seyyid Hüseyin Zerraki
Müslüman kardeşlerim! Allahu Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i Beyt’in / Seyyidlerin sevilmesini farz kıldığı gibi, sizlerin de onlara itaat etmenizi emir buyurmuştur.
Âl-i Abâ’nın / Seyyidlerin sevilmesiyle ilgili ayetlerin başında, gerçek Müslümanların ve âlimlerin ittifakla kabul ettikleri, Ehl-i Beyt mefhumuna dayanak olarak kullandıkları Ahzâb Suresi 33. ayeti gelir. Bu ayet Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a.) için nazil olmuştur.
Bu âyete göre Resûlullah’ın hanımları, çocukları, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ve zürriyeti Ehl-i Beyt’ten sayılır. Hz. Ali (r.a.) de Peygamber’in evinde yetiştiği için Ehl-i Beyt’ten kabul edilir. Bu ayet nazil olunca Resûlullah (s.a.v.), Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a.)’i çağırıp bir örtü ile örterek: “Yâ Rabbi, bunlar benim Ehl-i Beytimdir” diye dua etmiştir.
Ayette geçen rics, günah, şüphe, fısk, bid’at manasına gelir. Ehl-i Beyt bunlardan temizlendiği gibi, onların ricsden tathirinden bir maksat da zekât ve sadakanın Ehl-i Beyt’e haram olmasıdır. Buna bedel kendilerine ganimet ya da feyden humus-u humus tahsis edilmiştir.
Ahzâb Suresi 56. ayette şöyle buyrulur:
“Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler; ey inananlar, siz de O’na salât ve selâm ediniz.”
Müminlerin salâtından maksat, Allah tarafından O’na senâ ve tazim olunmasını istemektir. Şâfiî mezhebine göre bu ayet, salâtın vacip oluşuna kesin delildir. Bu ayet münasebetiyle Resûlullah’a nasıl salât getirileceği sorulunca: “Allah’ım, Muhammed’e ve Âl-i Muhammed’e, İbrahim (a.s.)’e salât ettiğin gibi salât et” şeklinde tavsiye edilmiştir.
Salâtın hükmü hususunda, Resûlullah’ın Ehl-i Beyt’ini çekemeyen, onların üstünlüğünü bir türlü kabullenemeyen, onlardan kin ve nefret duyan bazı kötü niyetli sözde âlimler ve akademisyenler daima bu âyetlere itiraz etmişlerdir. Fakat ne olursa olsun, kim ne derse desin, bu ayetler Hz. Peygamber’e ve O’nun zürriyetinden olanlara salât edilmesini emretmektedir.
Kur’an müfessirlerinin naklettiğine göre Sâffât Suresi 130. ayetindeki “Âl-i Yâsin”den murat, Âl-i Muhammed’dir. Osmanlılar’da Nakibü’l-Eşrâfların unvanlarından biri olan “Mazhar-ı Âl-i Tâhâ ve Yâsin” ifadesi de bunu teyit eder.
Şûrâ Suresi 23. ayeti Âl-i Beyt’le ilgilidir: “Ey Kureyşliler! Ben size yaptığım tebliğ ve tebşirata karşılık sizden bir ücret istemiyorum; ancak sizden Ehl-i Beytimi sevmenizi istiyorum.”
Seyyidlere hürmet, tazim ve riayet söz konusu olunca hemen bu âyetle ilişki kurulur. Resûlullah’ın meveddet arzusunu yerine getirmede büyük bir ecir ve sevaba nail olma ümidi vardır.
“Buna karşılık mükâfat olarak kıyamet gününde ins, cin, insan ve cinler ve bütün yaratıklar dâhil olmak üzere mahşer meydanında toplanacaklar! O dehşetli ve korkunç günde ‘Şefaat yâ Resûlallah’ diye bağıracaklar… Allah’ın Resûlü de onlara şefaat edecektir.”
Eğer bir mümin, Peygamber’in evlatlarını sevmezse, onları tanımıyorsa, onlara saygı duymuyorsa, mahşer günü ne yüzle Resûlullah’tan şefaat bekleyecek? Çünkü Allah Resûlü’nün genetiğini taşıyan Seyyidler ve Şerifler, risalet ağacının meyveleri ve nübüvvet deryasının incileri olduklarından, onlara meveddet gerekir. Allah’ı sevenlerin, Resûlullah’ı sevenlerin, O’nun Ehl-i Beyt’ini -torunlarını- da sevmeleri gerekir; başka çareleri yoktur. Seyyidleri Peygamber’den dolayı hürmet edip sevmek Kur’an’da farzdır.
Seyyidlere hürmet ve tazimin delili olan âyetlerden biri de Ahzâb Suresi 6. ayetidir:
“Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha çok hak sahibidir ve onlara daha yakındır; yardım bakımından daha elverişlidir. Bir kimseye kendinden, malından, bütün diğer insanlardan daha sevgilidir. O’na olan şefkat, kendilerine olandan daha tam olmalıdır.”
Bu ayet gereğince bir mümin, Peygamber’in ihtiyaç duyduğu bir şeyde O’nu kendisine tercih eder. Hâlbuki bir seyyid, kölesi katında ihtiyaçta kölesinden evlâ değildir; köle açlıktan ölme durumunda bulduğu yiyeceği kendisi yer. Bu âyet sebebiyle Hz. Peygamber’in sevgisini de kendi sevgimize tercih edip O’nun sevdiklerini sevmek gerekir. Bir keresinde Resûlullah (s.a.v.) bu âyete işaretle Hz. Ali (r.a.)’nin ashapça sevilmesini istemiştir.
Ehl-i Beyt’ten olanların Allah ve Peygamber’e yakınlıklarından dolayı sevilmeleri gerekir. Onların sözleri kesilmemeli, üst tarafa geçirilmeli ve kendimize tercih edilmelidirler.
Peygamber (s.a.v.)’in hanımları da hürmet ve ihtiramda Müslümanların anneleri mesabesindedir. Baba, dünyevî hayata sebep olduğu için sevilir; hâlbuki Resûlullah (s.a.v.) ebedî hayata sebep olduğu için sevgiye daha lâyıktır (ehaktır).
Mübâhele (lânetleşme) âyeti olarak bildiğimiz Âl-i İmrân Suresi 61. ayeti de Seyyidlerle ilgilidir. Medine’ye Necran’dan Hıristiyan bir heyet gelip Resûlullah (s.a.v.) ile tartışmış, sonunda inatları üzerine mübâheleye, lânetleşmeye davet edilince buna yanaşmamışlardı. Bu âyette Peygamberimize: “Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendilerimizi ve kendilerinizi çağıralım; sonra can-ı gönülden ibtihal ile dua edelim de Allah’ın lanetini yalancıların boynuna geçirelim” demesi emredilmiş, bunun üzerine Resûlullah, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i çağırmıştır. Böylece Hz. Hasan ve Hüseyin’in Resûlullah’ın oğulları yerine olduğu anlaşılmıştır.
Bu konuyla ilgili olarak bu âyetlerden başka, aşağıdaki âyetleri de zikretmekte fayda vardır:
Enfâl Suresi 33. ayet, Âl-i İmrân Suresi 39. ayet, Zuhruf Suresi 61. ayet, Tâhâ Suresi 82. ayet, Duhâ Suresi 5. ayet, Beyyine Suresi 7. ayet, Mü’minûn Suresi 101. ayet, Kevser Suresi 1. ayet, Haşr Suresi 6. ayet, İbrahim Suresi 6, 24-25. ayetleri.

