EHL-İ BEYT VE SEYYİDLERE MUHABBETİN KUR’ÂN VE SÜNNET’TEKİ DELİLLERİ!!!

0
74

MÜSLÜMAN KARDEŞLERİM!
Allahu Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i Beyt’e ve onların neslinden gelen Seyyidlere muhabbeti emretmiş, ümmete bu sevgiyi dinî bir vecibe kılmıştır.

Âl-i Abâ’ya, yani Ehl-i Beyt’e muhabbetle ilgili âyetlerin başında, ümmetin icmâı ile sabit olan Ahzâb Sûresi 33. âyet-i kerîmesi gelir. Bu âyet-i celîle, Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhum) hakkında nâzil olmuştur.

Rivayete göre bu âyet nâzil olunca Resûlullah (s.a.v.), Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i (r.anhum) çağırıp üzerlerine bir örtü örterek: “Allah’ım! Bunlar benim Ehl-i Beyt’imdir” diye dua etmiştir. [Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 61; Tirmizî, Menâkıb, 32]

Âyette geçen “rics”, günah, şirk, fısk ve bid‘at mânâlarına gelir. Ehl-i Beyt bu gibi mânevî kirlerden tathîr edilmiştir. Bu tathîrin bir tecellisi de zekât ve sadakanın Ehl-i Beyt’e haram kılınmasıdır. Buna mukabil kendilerine ganimet ve feyden “humus” tahsis edilmiştir. [Enfâl, 8/41]

Ahzâb Sûresi 56. âyet-i kerîmede ise şöyle buyurulur:
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey iman edenler! Siz de O’na salât ve selâm getirin.”

Mü’minlerin salâtından maksat, Allahu Teâlâ’dan Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) rahmet ve tazim niyaz etmeleridir. Şâfiî mezhebine göre bu âyet, salavâtın vücûbuna delildir. Bu âyetin nüzûlü üzerine sahâbe-i kirâm: “Yâ Resûlallah, sana nasıl salât edelim?” diye sorunca, Efendimiz (s.a.v.):
“Allah’ım! Muhammed’e ve Âl-i Muhammed’e, İbrahim’e ve Âl-i İbrahim’e salât ettiğin gibi salât et…” buyurarak salavâtın şeklini ta‘lim etmiştir. [Buhârî, Daavât, 32]

Salavâtın hükmü hususunda, Ehl-i Beyt’in faziletini kabullenemeyen bazı kimseler itiraz etmişlerdir. Hâlbuki bu âyet-i kerîmede, Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birlikte onun pâk zürriyetine de salât emredilmektedir.

Müfessirînin beyanına göre, Sâffât Sûresi 130. âyetteki “Âl-i Yâsîn”den murad Âl-i Muhammed’dir. Osmanlı’da Nakîbü’l-eşrâfların unvanlarından olan “Mazhar-ı Âl-i Tâhâ ve Yâsîn” ifadesi de bunu teyit eder.

Şûrâ Sûresi 23. âyet-i kerîmesi de Âl-i Beyt ile ilgilidir:
“De ki: Ben bu tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum; istediğim ancak Ehl-i Beyt’ime sevgidir.” [Şûrâ, 42/23]

Seyyidlere hürmet ve riayet bahsinde ulemâ daima bu âyete istinad etmiştir. Resûlullah’ın (s.a.v.) istediği bu meveddeti yerine getiren kimse, büyük bir ecir ve sevaba nâil olur.

Kıyamet gününde bütün mahlûkat mahşer meydanında toplanacak, o dehşetli günde insanlar “Şefaat yâ Resûlallah” diye nida edeceklerdir. Eğer bir mü’min, Peygamber’in (s.a.v.) evlatlarını sevmez, onlara hürmet etmezse, o gün hangi yüzle Resûlullah’tan (s.a.v.) şefaat ümit edecektir?

Zira Seyyidler ve Şerîfler, risâlet ağacının meyveleri, nübüvvet deryasının incileridir. Onun için Allah’ı sevenlerin, Resûlullah’ı (s.a.v.) sevenlerin, O’nun Ehl-i Beyt’ini ve torunlarını da sevmeleri gerekir. Başka bir yol yoktur. Seyyidleri Peygamber’den (s.a.v.) dolayı hürmet edip sevmek, Kur’ân’ın emridir.

Seyyidlere hürmet ve tazimin delillerinden biri de Ahzâb Sûresi 6. âyet-i kerîmesidir:
“Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha evlâdır…”

Bu âyet gereğince bir mü’min, Peygamber’i (s.a.v.) nefsine, malına ve bütün insanlara tercih eder. O’na olan şefkati, kendine olan şefkatinden daha ileri olmalıdır. Bir Seyyid ise, kölesi yanında ihtiyaçta kölesinden evlâ değildir; köle açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya kalsa, bulduğu yiyeceği kendisi yer.

Bu âyet sebebiyledir ki, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sevgisini kendi sevgisine tercih etmek, O’nun sevdiklerini sevmek icap eder. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) bu âyete işaretle Hz. Ali’nin (r.a.) ashâb tarafından sevilmesini istemiştir. Ehl-i Beyt’ten olanların Allah ve Resûlü’ne yakınlıkları sebebiyle sevilmeleri, sözlerinin kesilmemesi, mecliste üst tarafa geçirilmeleri ve nefislerimize tercih edilmeleri gerekir.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) pâk zevceleri de hürmet ve ihtiramda mü’minlerin anneleri mesabesindedir. Baba, dünyevî hayata sebep olduğu için sevilir; hâlbuki Resûlullah (s.a.v.) ebedî hayata sebep olduğu için sevgiye daha lâyıktır.

Mübâhele âyeti olarak bilinen Âl-i İmrân Sûresi 61. âyet-i kerîmesi de Seyyidlerle ilgilidir:
Necran’dan gelen Hristiyan heyetle yapılan tartışma neticesinde, lânetleşmeye davet edilmişler, onlar yanaşmamışlardır. Bu âyette Peygamberimize (s.a.v.):
“Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra gönülden dua edelim de Allah’ın lânetini yalancıların üzerine kılalım.” buyurulmuştur.

Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.), Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i (r.anhum) çağırmış; böylece “oğullarımız”dan muradın Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, “kadınlarımız”dan muradın Hz. Fâtıma, “kendimiz”den muradın ise Hz. Ali olduğu anlaşılmıştır.

Bu mevzu ile ilgili olarak zikredilen âyetlerden başka şu âyet-i kerîmelere de bakılabilir:
Enfâl, 8/33; Âl-i İmrân, 3/39; Zuhruf, 43/61; Tâhâ, 20/82; Duhâ, 93/5; Beyyine, 98/7; Mü’minûn, 23/101; Kevser, 108/1; Haşr, 59/6; İbrâhîm, 14/6, 24-25.

Netice: Ehl-i Beyt’e muhabbet, Kitap ve Sünnet ile sabittir. Onlara hürmet, imanın alâmetidir. Bu mes’ûliyeti idrak eden, dünyada izzet, ahirette şefaat bulur.

Dr. Seyyid Hüseyin Zerraki
Düseyder Genel Başkanı