MÜMİN BİR KULUN CAN VERME ANI GELDİĞİNDE,EĞER BU KİŞİ KALBİNDE EHLİ BEYT SEVGİSİ TAŞİYORSA AZRAİL (A.S.) ONA ŞEVKATLİ BİR BABA”VEYA“EN YAKIN BİR DOST”GİBİ YAKLAŞTIĞİ İFADE EDİLİR!!!

0
370

Eğer Bu Kişi Kalbinde Ehl-i Beyt Sevgisi Taşıyorsa, Ölüm Meleği Ona İsmiyle Hitap Ederek Korkusunu Giderir.

Ehli Beyt Muhabbeti ve Ölüm Anı

Kardeşlerim,
Hepimiz bir gün o kapıdan geçeceğiz. O an geldiğinde yanımızda ne malımız, ne makamımız, ne de evlatlarımız olacak. Yanımızda sadece üç şey duracak: İmanımız, amelimiz ve sevgimiz.

İşte bu yüzden Peygamber Efendimiz ﷺ bize en kıymetli emaneti bıraktı:
“Size iki ağır emanet bırakıyorum: Biri Allah’ın Kitabı, diğeri Ehli Beytim. Bu ikisine sarıldığınız müddetçe asla sapmazsınız.” [Tirmizî]

Azrail Rahmetle Gelir
Azrail, kendi başına hareket etmez. Allah’ın emriyle gelir. Mümin ve salih kulun ruhunu rahmet melekleriyle birlikte, yumuşaklıkla alır.
Ehli Beyt muhabbeti kalpte olunca, kulun yüzü ölüm anında bile nurlanır. Çünkü o, “Ey huzur içinde olan nefis, Rabbine dön” hitabına mazhar olmanın ümidini taşır.
[Fecr 27-28] ;Ehli beytin babası Hz.Ali bin Ebu Talib yalnızca bir sahâbî,halife veya kahraman şahsiyet olarak değil; aynı zamanda ilâhî hikmetin,velâyetin ve nebevî sırların mazharı olarak değerlendirilmiştir. Tasavvufî ve irfânî gelenekte Hz. Ali, “Bâbü’l-İlm” (İlim Kapısı), “Esedullah” (Allah’ın Aslanı) ve “Velâyet Güneşi” gibi unvanlarla anılmıştır. Özellikle Bütün müslümanların irfânî literatürde ve bazı tasavvufî kaynaklarda onun bütün peygamberlerle bâtınî bir irtibat içerisinde bulunduğu ifade edilmiştir.
Bu bağlamda rivayet edilen şu söz, Hz. Ali’nin manevî makamına işaret eden önemli ifadelerden biri kabul edilmiştir:
“Enâ künte me‘a’l-enbiyâi bâtinen ve me‘a Resûlillâhi zâhiren.”
“Ben peygamberlerle bâtınen (gizli olarak), Resûlullah ile ise zâhiren (açıkça) beraberdim.”
Bu ifade, zahirî anlamıyla değil; velâyet nurunun bütün peygamberlerde tecelli ettiği şeklindeki tasavvufî yorum çerçevesinde ele alınmıştır.
Hz. Ali ve Nebevî Destek Hakikati
Rivayetlerde Resûl-i Ekrem’in (s.a.a.) Hz. Ali hakkında şöyle buyurduğu nakledilmektedir:
“Yâ Ali! Allah peygamberleri gizlice seninle destekledi; beni ise seninle açıkça destekledi.”
Bu tür rivayetler, İslam düşüncesinde “Hakîkat-i Muhammediyye” ve “Velâyet-i Aliyye” anlayışının temel dayanaklarından biri olarak yorumlanmıştır. Özellikle irfân ekolüne göre Hz. Ali, peygamberlerin bâtınî yardımcısı olan ilâhî velâyetin mazharıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’de Kur’an-ı Kerim Hz. Musa ve Hz. Harun hakkında şöyle buyurulmaktadır:
“Senin gücünü kardeşinle artıracağız ve size öyle bir kudret vereceğiz ki onlar size erişemeyeceklerdir.”
(Kasas, 28/35)
Tasavvufî tefsirlerde bu ayet, yalnızca zahirî yardım değil; aynı zamanda ilâhî nusretin manevî tezahürü şeklinde yorumlanmıştır.
Hafız Recep el-Bersî’nin Nakli ve Tasavvufî Yorumu
Tasavvufî ve bâtınî yorumlarıyla tanınan Recep el-Bersî, Firavun ile Hz. Musa kıssasına dair dikkat çekici bir rivayet nakleder. Buna göre Hz. Musa ve Hz. Harun, Firavun’un huzuruna girdiklerinde Firavun’un kalbine büyük bir korku düşmüştür. Çünkü onların önünde altın zırhlı ve heybetli bir süvari görmüştür. Bu nuranî süvari Firavun’a:
“Bu iki zata icabet et; aksi halde seni helâk ederim!”
diye hitap etmiştir.
Rivayete göre bu nuranî süvari, Hz. Ali’nin velâyetî misalidir. Bu anlatım, tarihî bir vaka olmaktan ziyade tasavvufî sembolizm içerisinde değerlendirilmiş; Hz. Ali’nin velâyet nurunun geçmiş peygamberlerde de tecelli ettiği düşüncesine işaret sayılmıştır.
Velâyet Nurunun Peygamberlerde Tecellisi
İrfân geleneğinde Hz. Ali’nin şu sözü oldukça dikkat çekicidir:
“Allah’a yemin olsun ki ben İbrahim ile birlikte ateşteydim; ateşi ona serin ve selamet kılan bendim. Nuh ile gemideydim; onu tufandan kurtardım. Musa ileydim; ona Tevrat’ı öğrettim. İsa’yı beşikte konuşturdum ve ona İncil’i öğrettim…”
Bu ifadeler zahirî anlamda değil; “velâyet nuru”nun peygamberlerdeki manevî tezahürü olarak anlaşılmıştır. Tasavvufî öğretide peygamberlerin nübüvvet nuru ile velîlerin velâyet nuru aynı hakikatin farklı mertebeleri kabul edilir. Bu anlayışa göre Hz. Ali, velâyetin en kâmil mazharıdır.
Hz. Ali’nin “Allah’ın En Büyük Ayeti” Olarak Değerlendirilmesi
Bazı irfânî kaynaklarda Hz. Ali, “Âyetullahü’l-Kübrâ” yani “Allah’ın en büyük ayeti” olarak tavsif edilmiştir. Buradaki “ayet” ifadesi, Allah’ın kudretini ve hikmetini gösteren delil anlamındadır. Bu anlayışta Hz. Ali, ilâhî isim ve sıfatların en büyük mazharlarından biri kabul edilmiştir.
Nitekim tasavvufî gelenekte velîlerin, darlık anlarında Hz. Ali’nin manevî himmetine tevessül ettikleri ve onun velâyet nuru ile yardım gördükleri ifade edilmiştir.
Sonuç
Ali bin Ebu Talib, İslam tarihinin en büyük şahsiyetlerinden biri olmasının yanında; tasavvufî ve irfânî düşüncede ilâhî velâyetin merkezi olarak değerlendirilmiştir. Onun peygamberlerle bâtınî beraberliği hakkındaki rivayetler, zahirî anlamda değil; velâyet nurunun tarih boyunca peygamberlerde tecelli etmesi şeklinde anlaşılmıştır.
Bu sebeple Hz. Ali yalnızca bir savaş kahramanı veya devlet adamı değil; hakikat ehline göre nebevî sırların taşıyıcısı, ilâhî hikmetin kapısı ve velâyet semasının güneşi olarak görülmüştür.
Kaynakça
el-İmâm Ali, s. 86.
el-Meclâ, s. 368.
Kur’an-ı Kerim, Kasas Suresi, 35. Ayet.

Sevgi Korkuyu Siler
Ölüm anı, mümin için kavuşma anıdır. Hadiste gelir: Mümin kulun yanına yüzü nur gibi parlayan melekler gelir. Yanlarında cennetten kefen, cennetten koku vardır.
Ehli Beyt’i seven kul, o anda yalnız değildir. Çünkü sevdiği kimselerin şefaatine umut bağlamıştır. Korku gider, yerini “Rabbime kavuşuyorum” sükûneti alır.