ÖLÜM MELEĞİNİN ŞEFKAT ELİ VE EHLİBEYT MUHABBETİ!!!

0
31

Son Nefeste en Yakın Dost Ehl-i Beyt Sevgisiyle Can Vermek

Mümin bir kulun can verme anı geldiğinde, eğer bu kişi kalbinde Ehl-i Beyt sevgisi taşıyorsa, Azrail (a.s.) ona şefkatli bir baba veya en yakın bir dost gibi yaklaşır.*

Eğer bu kişi kalbinde Ehl-i Beyt sevgisi taşıyorsa, ölüm meleği ona ismiyle hitap ederek korkusunu giderir.

Ehl-i Beyt Muhabbeti ve Ölüm Anı

Kardeşlerim, hepimiz bir gün o kapıdan geçeceğiz. O an geldiğinde yanımızda ne malımız, ne makamımız, ne de evlatlarımız olacak. Yanımızda sadece üç şey duracak: İmanımız, amelimiz ve sevgimiz.

İşte bu yüzden Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bize en kıymetli emaneti bıraktı:
“Size iki ağır emanet bırakıyorum: Biri Allah’ın Kitabı, diğeri Ehl-i Beytim. Bu ikisine sarıldığınız müddetçe asla sapmazsınız.” (Tirmizî)

“Azrail Rahmetle Gelir”

Azrail (a.s.), kendi başına hareket etmez. Allah’ın emriyle gelir. Mümin ve salih kulun ruhunu rahmet melekleriyle birlikte, yumuşaklıkla alır.

Ehl-i Beyt muhabbeti kalpte olunca, kulun yüzü ölüm anında bile nurlanır. Çünkü o, “Ey huzur içinde olan nefis, Rabbine dön” hitabına mazhar olmanın ümidini taşır. (Fecr Suresi: 27-28)

Ehl-i Beyt’in babası Hz. Ali bin Ebu Talib yalnızca bir sahâbî, halife veya kahraman şahsiyet olarak değil; aynı zamanda ilâhî hikmetin, velâyetin ve nebevî sırların mazharı olarak değerlendirilmiştir. Tasavvufî ve irfânî gelenekte Hz. Ali, “Bâbü’l-İlm” (İlim Kapısı), “Esedullah” (Allah’ın Aslanı) ve “Velâyet Güneşi” gibi unvanlarla anılmıştır.

Bu bağlamda rivayet edilen şu söz, Hz. Ali’nin manevî makamına işaret eden önemli ifadelerden biri kabul edilmiştir:
“Enâ küntü me’a’l-enbiyâi bâtınen ve me’a Resûlillâhi zâhiren.”
“Ben peygamberlerle bâtınen (gizli olarak), Resûlullah ile ise zâhiren (açıkça) beraberdim.”

Bu ifade, zahirî anlamıyla değil; velâyet nurunun bütün peygamberlerde tecelli ettiği şeklindeki tasavvufî yorum çerçevesinde ele alınmıştır.

Hz.Ali ve Nebevî Destek Hakikati

Rivayetlerde Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) Hz. Ali hakkında şöyle buyurduğu nakledilmektedir:
“Yâ Ali! Allah peygamberleri gizlice seninle destekledi; beni ise seninle açıkça destekledi.”

Bu tür rivayetler, İslam düşüncesinde “Hakîkat-i Muhammediyye” ve “Velâyet-i Aliyye” anlayışının temel dayanaklarından biri olarak yorumlanmıştır. Özellikle irfân ekolüne göre Hz.Ali, peygamberlerin bâtınî yardımcısı olan ilâhî velâyetin mazharıdır.

Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Musa ve Hz. Harun hakkında şöyle buyurulmaktadır:
“Senin gücünü kardeşinle artıracağız ve size öyle bir kudret vereceğiz ki onlar size erişemeyeceklerdir.” (Kasas Suresi: 35)

Tasavvufî tefsirlerde bu ayet, yalnızca zahirî yardım değil; aynı zamanda ilâhî nusretin manevî tezahürü şeklinde yorumlanmıştır.

Velâyet Nurunun Peygamberlerde Tecellisi

İrfân geleneğinde Hz. Ali’nin şu sözü oldukça dikkat çekicidir:
“Allah’a yemin olsun ki ben İbrahim ile birlikte ateşteydim; ateşi ona serin ve selamet kılan bendim. Nuh ile gemideydim; onu tufandan kurtardım. Musa ileydim; ona Tevrat’ı öğrettim. İsa’yı beşikte konuşturdum ve ona İncil’i öğrettim…”

Bu ifadeler zahirî anlamda değil; “velâyet nuru”nun peygamberlerdeki manevî tezahürü olarak anlaşılmıştır. Tasavvufî öğretide peygamberlerin nübüvvet nuru ile velîlerin velâyet nuru aynı hakikatin farklı mertebeleri kabul edilir. Bu anlayışa göre Hz. Ali, velâyetin en kâmil mazharıdır.

Bazı irfânî kaynaklarda Hz. Ali, “Âyetullahü’l-Kübrâ” yani “Allah’ın en büyük ayeti” olarak tavsif edilmiştir. Buradaki “ayet” ifadesi, Allah’ın kudretini ve hikmetini gösteren delil anlamındadır.

Sevgi Korkuyu Siler
Ölüm anı, mümin için kavuşma anıdır. Hadiste gelir: Mümin kulun yanına yüzü nur gibi parlayan melekler gelir. Yanlarında cennetten kefen, cennetten koku vardır.

Ehl-i Beyt’i seven kul, o anda yalnız değildir. Çünkü sevdiği kimselerin şefaatine umut bağlamıştır. Korku gider, yerini “Rabbime kavuşuyorum” sükûneti alır.

“SONUÇ OLARAK”

Hz.Ali bin Ebu Talib,İslam tarihinin en büyük şahsiyetlerinden biri olmasının yanında; tasavvufî ve irfânî düşüncede ilâhî velâyetin merkezi olarak değerlendirilmiştir. Onun peygamberlerle bâtınî beraberliği hakkındaki rivayetler, zahirî anlamda değil; velâyet nurunun tarih boyunca peygamberlerde tecelli etmesi şeklinde anlaşılmıştır.

Bu sebeple Hz. Ali yalnızca bir savaş kahramanı veya devlet adamı değil; hakikat ehline göre nebevî sırların taşıyıcısı, ilâhî hikmetin kapısı ve velâyet semasının güneşi olarak görülmüştür.