
Hakikati Beyan Etme Zamanı Gelmedi mi?
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (s.a.v.) vârisleri mesabesinde bulunan âlimler, ulemâ, imamlar, hatipler, vaizler ve ilahiyatçı kardeşlerim!
Allah rızası için kendimizi muhasebeye çekmenin zamanı gelmedi mi? Ellerimizi vicdanımıza koyup hakikati dosdoğru söylememiz gerekmez mi? Ehl-i Beyt-i Mustafa’nın (s.a.v.) evlatları olan seyyid ve şeriflerin hukukunu inkâr etmekten, onların İslâm tarihindeki ve ümmet nezdindeki müstesna makamlarını görmezden gelmekten sakınmamız gerekmez mi?
Mahşerin o dehşetli gününde bütün insanlar, cinler ve mahlûkat; “Yâ Resûlallah, şefaat!” diye nida edeceklerdir. Resûlullah (s.a.v.) da ümmetine rahmet ve şefkat nazarıyla muamele edecektir. Böyle bir günde, Peygamber Efendimiz’in huzurunda mahcup olmamak için hiçbir baskı ve tesir altında kalmadan hakkı ve hakikati beyan etmek, ilim ehlinin en büyük vazifesidir.
Müminlere İslâm’ı anlatırken, bu dinin kurucusu olan Hazret-i Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) mübarek Âl-i Abâsını ve Ehl-i Beyt’ini de eksiksiz bir şekilde anlatmak gerekir. Zira Ehl-i Beyt sevgisi, Kur’ân ve sünnetle sabit olan bir hakikattir. Buna rağmen, bazı kimselerin bu kutlu nesli görmezden gelmesi yahut ümmete onları yeterince tanıtmaması büyük bir eksikliktir.
Ne zamana kadar İslâm’ın bu mübarek emanetini ihmal edeceksiniz?
Bazı çevreler, İslâm’ı yalnızca namaz, oruç, hac ve kurban ibadetlerinden ibaretmiş gibi anlatmakta; Resûlullah’ın (s.a.v.) ailesine muhabbeti, onların hukukunu ve ümmet üzerindeki manevî sorumluluğunu geri planda bırakmaktadır. Hâlbuki din; yalnızca şekilden ibaret değil, aynı zamanda velâyet, muhabbet, sadakat ve teslimiyet dinidir.
Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır:
“Size hiçbir uyarıcı gelmedi mi?”
(Mülk Sûresi, 8)
Bir başka ayet-i kerîmede ise şöyle buyurulur:
“Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmedi mi?”
(Fâtır Sûresi, 37)
Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Bize ne bir müjdeleyici ne de bir uyarıcı geldi demeyesiniz diye…”
(Mâide Sûresi, 19)
İşte bu ilâhî ikazlar sebebiyle, insanları hakikate davet etmek; gaflet, inkâr ve vebalden sakındırmak ilim ehlinin vazifesidir. Çünkü din; geçim vasıtası değil, Allah’ın hükümlerini insanlığa ulaştırma emanetidir.
Bugün şu sorunun cevabı üzerinde düşünmek gerekir: Bilerek unutturulan yahut ihmal edilen Resûlullah’ın Ehl-i Beyt’inin hakkı nasıl ödenecektir?
Bizler, Resûlullah’ın (s.a.v.) Ehl-i Beyti olarak inanıyoruz ki; Ehl-i Beyt muhabbeti, mümin için büyük bir manevî bereket vesilesidir. Nitekim Hazret-i Ali’nin (k.v.) Hâris el-A‘ver’e hitaben şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
“Bizim sevgimizin size üç yerde faydası olacaktır:
Ölüm meleği canınızı almaya geldiğinde,
Kabirde Münker ve Nekir sizi sorguladığında,
Allah Teâlâ’nın huzurunda durduğunuzda.”
Ehl-i Beyt sevgisi; yalnızca tarihî veya duygusal bir bağlılık değil, aynı zamanda imanî ve manevî bir sadakatin tezahürüdür. Bu sebeple ümmet-i Muhammed’in, Resûlullah’ın (s.a.v.) pak nesline karşı muhabbet, hürmet ve vefayı diri tutması büyük bir dinî sorumluluktur.

