
İnsanlık tarihi boyunca güç, servet ve makam sahibi olan birçok topluluk ve hükümdar; sahip oldukları kudretin kendilerini ebedî kılacağını zannetmiş,ancak ilâhî hakikat karşısında acziyetlerini anlamaktan kurtulamamışlardır. Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen geçmiş kavimlerin kıssaları’da, insanlığa yalnızca tarihî bilgi vermek için değil; ibret alınması, adaletin korunması ve kibirden sakınılması için anlatılmıştır.
Bu bağlamda Hz. İbrahim (a.s.) hakkında nakledilen ibretli bir rivayette, Allah Teâlâ’nın ona bir kabri açmasını emrettiği ifade edilmektedir. Rivayete göre Hz. İbrahim (a.s.), kendisine bildirilen dağa gider ve orada büyük bir mezar bulur. Mezarı açtığında ise heybetli bir insan cesedi ve başucunda yazılı bir levha görür. Levhada şu ifadeler yer almaktadır:
“Ben Âd kavminin hükümdarıyım. Bin yıl yaşadım. Sayısız ordularla savaştım ve hepsine galip geldim. Büyük servetler elde ettim, çok sayıda evlilik yaptım ve pek çok evlada sahip oldum. Gücüme, servetime ve saltanatıma güveniyordum. Ancak bir gün çaresiz bir hastalığa yakalandım. Dünyanın dört bir yanından hekimler getirttim; fakat hiçbirisi derdime çare bulamadı. Nihayet ölümün kaçınılmaz olduğunu anladım. İşte bu sebeple şu nasihati geride bırakıyorum: Dünya beni aldattı; sizi de aldatmasın. Gücüme ve servetime güvenmiştim; fakat gördüm ki insan son derece acizdir.”
Bu rivayet, her ne kadar tarihî ve rivayet kaynakları bakımından kesinlik ifade etmese de, taşıdığı ahlâkî ve manevî mesaj açısından son derece dikkat çekicidir. Zira Kur’ân-ı Kerîm de Âd kavminin kibir ve azgınlığını açık bir şekilde haber vermektedir.
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Âd kavmine gelince; onlar yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: ‘Bizden daha güçlü kim vardır?’ dediler. Kendilerini yaratan Allah’ın, onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi inkâr ediyorlardı.”
(Fussilet Suresi, 41/15)
�
Kur’ân’ın bu uyarısı, yalnızca geçmiş kavimlere yönelik değildir. Aynı zamanda her dönemde makam, servet, nüfuz ve otorite sahibi olan insanlara yöneltilmiş evrensel bir ikazdır. Çünkü kibir; insanın hakikati görmesine engel olan en büyük manevi hastalıklardan biridir. Nitekim İslam ahlâkında gerçek büyüklük; makamla, servetle veya güçle değil, adalet, tevazu ve takva ile ölçülmektedir.
Özellikle idare makamında bulunan kimselerin adaletli davranmaları, halka karşı merhametli olmaları ve güçlerini zulüm vasıtası hâline getirmemeleri büyük bir sorumluluktur. Hz. Ömer’in (r.a.) şu sözü bu hakikati veciz bir şekilde ifade etmektedir:
“Adalet mülkün temelidir.”
Aynı şekilde Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed de yöneticilerin sorumluluğuna dikkat çekerek şöyle buyurmuştur:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz.”
(Buhârî, Ahkâm, 1)
Bu sebeple mevki ve makam sahipleri; güç ve yetkilerinin geçici olduğunu unutmamalı, kibir yerine tevazuyu, zulüm yerine adaleti tercih etmelidirler. Zira insanın dünyada sahip olduğu hiçbir makam, ölüm karşısında ona fayda sağlamayacaktır. Geride kalacak olan şey; adalet, güzel ahlâk ve hayırlı amellerdir.
Cenâb-ı Hak bizleri dünya hayatının geçici aldatıcılığına kapılmayan, kibirden uzak duran, adaleti gözeten ve hakikatten ayrılmayan kullarından eylesin. Âmin.

