MEVKİ VE MAKAM SAHİPLERİ! KİBİRLENMEYİN, ADALETLİ OLUN, GEÇMİŞ KAVİMLERDEN İBRET ALIN!!!

0
29

İnsanlık tarihi boyunca güç, servet ve makam sahibi olan nice topluluk ve hükümdar, sahip oldukları kudretin kendilerini ebedî kılacağını zannetmiş; ancak ilâhî hakikat karşısında acziyetlerini görmekten kurtulamamışlardır.

Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen geçmiş kavimlerin kıssaları, insanlığa sadece kronolojik bir tarih bilgisi vermek için değildir. Bilakis ibret alınması, adaletin tesis edilmesi ve kibirden sakınılması amacıyla vahyedilmiştir.

  1. KISSADAN HİSSE: GEÇİCİ SALTANATIN ACZİYETİ

İslâmî literatürde ve bazı zühd kitaplarında, ahlâkî öğüt maksadıyla nakledilen ibretli bir rivayete göre; Hz. İbrahim’e (a.s.) bir kabri açması ilham edilir. Rivayete göre Hz. İbrahim (a.s.) kendisine işaret edilen dağa giderek büyük bir mezar bulur.Mezarı açtığında heybetli bir insan cesedi ve başucunda yazılı bir levha ile karşılaşır. Levhada şu ifadeler yer alır:

*“Ben Âd kavminin hükümdarıyım. Bin yıl yaşadım. Sayısız ordularla savaştım ve hepsine galip geldim. Büyük servetler elde ettim, çok sayıda evlilik yaptım ve pek çok evlada sahip oldum. Gücüme, servetime ve saltanatıma güveniyordum. Ancak bir gün çaresiz bir hastalığa yakalandım. Dünyanın dört bir yanından hekimler getirttim; fakat hiçbiri derdime çare bulamadı. Nihayet ölümün kaçınılmaz olduğunu anladım.İşte bu sebeple şu nasihati geride bırakıyorum: Dünya beni aldattı; sizi de aldatmasın. Gücüme ve servetime güvenmiştim; fakat gördüm ki insan son derece acizdir.”

KUR’ÂN-I KERÎM’DE KİBİR VE ÂD KAVMİ*l

Rivayetin tarihî sıhhati tartışmalı olsa da, Kur’ân-ı Kerîm Âd kavminin kibir, azgınlık ve güç sarhoşluğunu tarihî ve itikadî bir hakikat olarak haber vermektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Âd kavmine gelince; onlar yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: ‘Bizden daha güçlü kim var?’ dediler. Kendilerini yaratan Allah’ın, onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi inkâr ediyorlardı.”* (Fussilet Suresi, 41/15)

Kur’ân’ın bu ikazı, sadece geçmiş bir kavme yönelik tarihî bir anlatı değildir. Bilakis her dönemde makam, servet, nüfuz ve otorite sahibi olan insanlara yöneltilmiş evrensel ve zamansız bir uyarıdır.

Kibir, insanın hem kendisiyle hem de Rabbi ile olan bağını koparan, hakikati görmesine engel olan en büyük manevi hastalıklardan biridir. İslâm ahlâkında gerçek büyüklük; makamla, servetle veya dünyevî güçle değil; adalet, tevazu ve takva ile ölçülür.

İDARE MAKAMININ SORUMLULUĞU VE ADALET

Özellikle kamu yönetimi ve idare makamında bulunan kimselerin adaletle hükmetmeleri, tebaasına merhamet ve şeffaflıkla muamele etmeleri, ellerindeki kamusal gücü zulüm veya imtiyaz aracı hâline getirmemeleri İslâmî devlet ve ahlâk felsefesinin temelidir.

İslâm siyaset düşüncesinde mülkün, yani devlet ve iktidarın bekası adalete bağlanmıştır. Nitekim asırlardır dillerde olan şu kaide bu hakikati vecizce ifade eder:
“Adalet mülkün temelidir.”

Ayrıca Efendimiz (s.a.v.) yöneticilerin mesuliyetine dikkat çekerek şöyle buyurmuştur:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz.” (Buhârî, Ahkâm, 1)

SONUÇ

Mevki ve makam sahipleri, ellerinde bulundurdukları güç, yetki ve imtiyazların geçici birer imtihan ve emanet olduğunu unutmamalıdır. Güç sarhoşluğu ve kibir yerine tevazuyu, keyfilik ve zulüm yerine hukuk ve adaleti tercih etmek hem insanî hem de dînî bir vazifedir.

İnsanın dünyada sahip olduğu hiçbir paye, ölüm hakikati karşısında kıymet ifade etmeyecektir. Bâkî kalacak yegâne değer; adaletle hükmetmek, güzel ahlâkı yaymak ve ardından salih ameller bırakmaktır.

Cenâb-ı Hak bizleri dünyanın geçici aldatıcılığına kapılmayan, kibirden uzak duran, adaleti gözeten ve hakikatten ayrılmayan kullarından eylesin. Âmin.